YAHYA KEMAL’DEN DOSTO’YA: YAZMAK EYLEMİ ÜZERİNE

Bu yazı bir ‘Bismillah’tır kendisinden sonra gelecek tüm yazılara. Bu yazı, yazabilme yetisini şahsıma hatırlatan bir önsözdür. Bu, yazı müjdeleyen bir bahar gibidir gönlümde. Kabul ola…

yahyakemal     Yahya Kemal’in “Rindler Üçlemesi” diye de adlandırılan şiir dizisini bilirsiniz: Rindlerin Hayatı, Rindlerin Akşamı ve Rindlerin Ölümü. “Rint”, Türk Dil Kurumu’ndaki anlamıyla ‘Gönül eri’ demektir, aynı zamanda ‘Sarhoş, ayyaş kimse’. Bu iki anlamı birlikte ele alırsak şu güzel alıntı bizim için çok daha açıklayıcı olacaktır: “Dünya ve dünyalığa kıymet vermeyen, içkiye düşkün ve derbeder olmasının yanında arifane ve hikmetli bir yanı olan kişi.” Yahya Kemal’in böylesi derin bir mana üzerine kurguladığı şiir üçlemesinin sonuncusunda, Rindlerin Ölümü’nde, geçen şu dizelere dikkatle bakalım:

“…Ve serin serviler altında kalan kabrinde

  Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”

Birçoğunuzun malumu olduğu üzere bu dizelerde geçen “serin serviler” tamlamasını bulabilmek daha doğrusu aslı “karanlık serviler” iken istediği anlamı verecek sıfatı oraya oturtabilmek için yıllarca beklemiştir şair. Sonunda da beklediğine ve beklettiğine değmiş, edebiyatımızın kilometre taşı olan eserlerden birini ortaya çıkarmıştır.

Bu bilgileri size neden verdiğime gelecek olursak: Tam bir ay evvel bu sitenin linkini sizlerle paylaşıp her türlü konuda yazılar yazacağımı duyurmuştum. O günden bu yana kalemi elime her alışımda -uzay çağına da atlasak, uçan arabalarla falan da gezsek yazılarımı önce deftere yazıp sonra bilgisayara geçiririm herhalde- Yahya Kemal gibi en uygun konuyu, en uygun kelimelerle anlatmam gerektiğini düşünüp cayıverdim bu karardan. Zira benim için büyük önem arz eden bu sitede sizlerle paylaşacağım ilk yazı kayda değer olmalıydı. Bu süre zarfında sayısız konu geldi aklıma: vatan sevgisinden memleket hasretine, bir film sahnesinden etkilendiğim bir kitabın analizine kadar… Hiçbirini yazmadım, yazamadım. Belki de üşendim bilmiyorum ama sonunda çark etti ve dedim ki kendi kendime “Tolga! Sen Yahya Kemal değilsin, yazacağın şeyler de ‘Rindlerin Ölümü’ kadar manidar olamaz. Kendine gel.” Hal böyle olunca daha evvel yazdığım her şeyi bir kenara bırakıp bundan böyle içimden geldiği gibi dökülsün istedim kelimeler kalemimden kağıdıma.

Dostoyevski’nin ilk romanı, aynı zamanda en önemli eserlerinden biridir, İnsancıklar’da makardevuskinMakar Devuşkin karakteri Varenka’sına yazdığı mektuplarda çoğu kez yazma konusundaki beceriksizliğinden bahsederken bir yerde aynen şunları söyler:

Beni ele alalım; doğuştan birazcık budalayım, bir sürü şeyi gecikerek kavrar, zor öğrenirim. Önemli eserleri bu nedenle okuyamam. Fakat bu eserin –Puşkin’in “Byelkin’in Öyküleri” kitabından bahsediyor- tüm sayfalarında kendime rastladım. Sanki yazar kalbimi ele almış, tersyüz etmiş, en küçük detayına varasıya kadar aktarıyor! Hem alabildiğine sade! Benim de yazmak gelir elimden! Niye yapamayayım ki?

Esasen okumayı ve bilakis yazmayı ziyadesiyle seven biri olarak her defasında benim de içime benzer vesveseler düşer; “budalalık” derecesine varmasa da bir şeyler yazamayacağımı, okuyamayacağımı düşünür umutsuzluğa kapılırım. Hayatımın sıradan bir anında birden bildiğim her şeyi, okuduğum tüm kitapları, izlediğim filmlerin tamamını unuttuğumu düşünürüm. Hele ki ömrümün en karmaşık ve karamsar günlerini yaşadığım, dünyevi koşturmacanın âlâsını tattığım şu dönemde… Galiba erken bunama ya da Alzheimer benzeri bir hastalığın pençesindeyim. Şakası bile kötü, Allah korusun. Her neyse; bu düşünceler beynimi kemirirken bir anda okuduğum bir satır veya izlediğim bir sahne vesile olur ve tıpkı Devuşkin gibi bir anda “Benim de yazmak gelir elimden! Niye yapamayayım ki?” diye güç bulurum. Bu da o anlardan biri işte. Ansızın gelen “Haydi artık bir şeyler yaz da at şu ölü toprağını üzerinden” dürtüsüyle bu satırları karalıyorum. En azından bir başlangıç yapmak için. Yazmayı ve yazabildiğimi hatırlamak için. Bundan böyle aklıma gelen her konuyu çekinmeden, sıkılmadan ve derin düşünmeden yazıp paylaşabilmek için…

Yazmak harikulade bir eylemdir çünkü ferahlatır, huzur verir, hafızanızı dinç tutar. Bu sebeple haddim olmayarak tavsiyem şudur ki; yazın, bol bol yazın. Ben bundan sonra ilanihaye öyle yapmayı düşünüyorum. Çiçeği böceği, hüznü kederi, varı yoğu, oluru olmazı… gördüğüm, duyduğum, hissettiğim her şeyi içimden geldiği gibi yazacağım. Zira ben Yahya Kemal değilim, hiçbirimiz değiliz. Bırakalım bir kelime için yıllarca bekleme zarafeti O’na has olsun. Biz yalnızca içimizi dökelim içimizden geldiği gibi. Esen kalın.

Tolgahan…

 

6 Comments

  1. Tebrik ederim özellikle “yazmak üzerine” olan kısmı müthiş. Başarılarınızın devamını dilerim.

    Liked by 1 kişi

  2. ” istediği anlamı verecek sıfatı oraya oturtabilmek için yıllarca beklemiştir şair , ” RÜZGAR ANCA ÇIKMIŞ HERALDE 🙂

    Liked by 1 kişi

  3. “Esasen okumayı ve bilakis yazmayı ziyadesiyle seven biri olarak her defasında benim de içime benzer vesveseler düşer; “budalalık” derecesine varmasa da bir şeyler yazamayacağımı, okuyamayacağımı düşünür umutsuzluğa kapılırım. ”

    Sizin umutsuzluğa kapılmış haliniz buysa , ilhamlı günlerinizi iple çekiyoruz azizim.

    Liked by 1 kişi

  4. Rasyonalizm ve fizik, entellektüel sezgiyi budayarak ruhun mahiyetini düşünmeye indirgiyor; aklın üstünlüğünü ilan ederek duyular dünyasına hapsoluyordu. Quantum ve Materyalizm , mekanikçi fizik ve hümanizm duyular sistemine kapandılar; çünkü inkar zihniyeti sistematiktir ve sistem de özü gereği kapalı düşüncedir. Bu fikirlere önem vermenize sevindim.

    Liked by 1 kişi

Fizikçi Serseri için bir cevap yazın Cevabı iptal et