SABAHATTİN ALİ OLMAK

     2 Nisan 1948, Cuma.
Yıllardır bir kez olsun gözümü akşamdan kapayıp sabah açacak kadar huzurlu bir uyku uyumadım. Bu da öyle bir gece. Avukat dostum Mehmet Ali (Cimcoz) ile zevcesi Adalet Hanım’ın evlerinin bir köşesindeki yatağımda, gece defaten kırpmaktan bitkin düşen gözkapaklarımı seher vakti heyecanla açıverdim. Uyku bu kez bir başka ahval üzere girmemişti gözlerime. Bugün bir başka yaşayacağım. Umuda yolculuğun tadını Cuma’nın bereketiyle harman edip aydınlık günlere doğru koşacağım.

Cimcoz’a yazdığım mektubu usulca komodinin üzerine bırakıp parmak uçlarıma basarak son kez çıktım bana yarenlik eden dostlarımın evinden. Türk Ocakları’nda başlayıp Aziz Nesin’in Marko Paşa’sına uzanan hayat yolculuğum sırasında ağırlığı Sinop’ta olmak üzere yattığım hapis cezaları sonrası pasaport alamayışımdan sebep bir peynir kamyonunun tepesinde geçeceğim Bulgaristan’a. Beni yepyeni umutlara taşıyacak o kamyona Edirnekapı’da eski Astsubay Ali Ertekin de biniyor ve sınırı geçerken rehberim olmaya söz veriyor. Çatalca-Çorlu dolaylarına geldiğimizde kamyondaki diğer iki kişiyi azat ediyor ve Ali Bey’le baş başa kalıyoruz her ne hikmetse. “Vardır bir hayır” deyip devam ediyorum sağımızı solumuzu çevreleyen ovaları, günebakanları, dağları, baharın tazeliğini hissettiren bembeyaz çiçekli dalları seyre. Bulgar sınırına yaklaştıkça içimde taşmaya yeltenen deryaları durduramıyor ve titrer derecesinde heyecana tabi oluyorum. Derken Kırklareli sınırlarında bir yerde durduruyor koca kamyonu Ali Bey. “Mola” diyor ve hemen alıyorum kitabımı elime. Huzur içinde akıyor satırlar gözlerimden. Sonra bir sızı beliriyor ense kökümde. Apansız bir yük biniyor bedenime. Ardından hafifliyor yüküm, artıyor hüznüm. Artıyor çünkü yok oluyorum. Artıyor çünkü can veriyorum. “Daha 41’indesin dur hele” demiyor felek. Ali Ertekin yalnız Milli Emniyet’in (dönemin MİT’i) değil Azrail’in de tetikçisi oluyor.

…Ve gidiyorum. Bir veda bile edemeden çıkıyor ciğerlerime dolan son nefes dudaklarımın arasından. Göçlerin en büyüğü kapımda, gözlerim semada. Kapanmıyor gözlerim. Yanağıma süzülen son damla yaşa sığıyor 41 yıllık çilem ve gidiyorum. Sonsuzluğa… Elveda.

71 yıl önce bugün yaşananları okudunuz Sabahattin Ali’ymişçesine. Sabahattin Ali oldunuz, Sabahattin Ali’yle öldünüz. Ruhlarınız huzur bulsun.

     2 Nisan 2019, Salı.
Uyandım. Yatağımın tam karşısında duran dolabıma asılı posterin kıvrılan kenarı, bugüne mahsus daha bir mahzun olduğunu anlatır gibiydi. Hüznü bir kat daha artmıştı belliydi. Sabahattin Ali’nin bakışları daha derin, ulaşmak pahasına canını verdiği o diyarlar sanki daha uzak gibiydi bugün. Ve daha bir kırgın görünüyordu dünyaya ve dünyada bıraktıklarına. Doğruldum. Başucumdan ayırmadığım, tekrar tekrar okumaktan bıkmadığım Kürk Mantolu Madonna’ya gitti elim. Rastgele açtığım bir sayfasında kalın puntolarla altını çizdiğim şu cümle takıldı gözlerime:

“Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.”

Tıpkı romanın başkahramanı Raif Efendi’nin dilinden yazılan bu satırlarda belirttiği gibi ‘sahip olduğu ruhun farkına varamayan’ bir vandal tarafından katledilişinin üzerinden tam 71 yıl geçmişti Sabahattin Ali’nin. Bir büyük değerin ideolojik hırslara kurban edilişinin 71. yılıydı bugün. Zaten ülkemizin geçmişten beri hiç kapanmayan yarası değil miydi sahip olduğu zenginliklerin kıymetini bilemeyip onları erkenden kaybetmek? Kim hak ettiği değeri, saygıyı görmüştü ki bu topraklarda? Onu da koruyamamış, sahip çıkamamıştık işte. Hatta kendi ellerimizle göndermiştik onu ölüme. Şimdilerde “Ah” çekmek ne çare!

Ne diyordu yine aynı romanın bir başka bölümünde?

“Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.”

Ona olan sevgimi ve maneviyatımı düşünüp “Böyle bir tasviri roman karakterinin ağzıyla dahi olsa nasıl reva görürsün kendine?” diye için için kızdım hüzünle karışan duygu yoğunluğum içerisinde. Zira Sabahattin Ali olmak bir faniye bahşedilmiş en muhterem hususiyet değil miydi? Sonra bir kandil huzuru çöktü içime. Burak edasıyla Mirac’a çıkardı tüm kırgınlığımı ve hüznümü günün uhreviyatı. Sabahattin Ali’nin aziz ruhuna yolladım heybemdeki ilk Fatiha’yı. Kabul olsun. Kabri nur, mekanı cennet olsun. Bu dünyada erişemediği huzur onu sonsuzluk aleminde hiç bırakmasın. İyi ki geçtin bu dünyadan karanlık gecelerin ardından doğan ‘Sabah Yıldızı’. Hasretinle yandı gönlümüz. Saygıyla…

2 Comments

Edebiyatci_kiz için bir cevap yazın Cevabı iptal et